Çanakkale'den Edirne'ye.... Tarihi bir derinlikten, başka bir tarihi zenginliğe doğru yola çıktık. Sabahı Çanakkale'de, akşamı Edirne'de sonlanacak bir gün... Düşüncesi bile mutluluk verici! Aylardan Haziran. Yaz yeni yeni başlıyor. Güneşin parlak ışıkları eşlik ediyor bize.
Göçmen bir ailenin ilk kuşak torunu olarak ata topraklarına bu denli yaklaşacağımı bilmek ayrı bir duygu veriyor bana. Mübadele sırasında her şeyi geride bırakıp yepyeni hayatlar kurmaya mecbur kalan aile büyüklerimizin bizi bugünlere ulaştıran mücadelesi gurur kaynağımız. Beraberinde getirdikleri gözyaşı dolu anıları, kayıpları, kırgınlıkları bize yadigar. Çocukluğumda dedemden öğrendiğim birkaç Bulgarca kelime ise aklımdan hiç çıkmayacak hediyeler.
İki şehrin arasında uzanan karayolu doğanın en güzel renkleriyle süslenmiş. Adeta tablo gibi. Harikulade yeşil ve sarı tonlarının bölgeye hakim olduğunu daha önce okumuştum ama, kendi gözlerinizle görmek bambaşka bir tat! Yolda öyle bir mevki var ki, tarifsiz güzellikte: Solunuzda Ege Denizi, sağınızda ise Marmara Denizi size eşlik ediyor ve bir süre için bu pastoral maviliğin içinde yol alıyorsunuz...
İlk Durağımız Çimpe Kalesi
Türklerin Rumeli yolculuğunda önemli bir mihenk taşı olarak görülen Çimpe Kalesi, Gelibolu'nun 10-12 km dışında, Karayokuş mevkiinde yer alıyor. Kale, Gelibolu yarımadasını savunmaya yönelik tasarlanmış. Üzerinde konumlandığı yüksek tepeden Marmara Denizi, Çanakkale Boğazı girişi ve Saros Körfezi net biçimde gözlenebilmekte.
Türklerin Rumeli'deki İlerleyişi
Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş döneminde gerçekleşen bir dizi gelişme Rumeli'ye geçiş için gerekli zeminin hazırlanmasına olanak tanımıştır. 1344 yılından itibaren Osmanlılar Doğu Roma saltanat mücadelesine müdahil olur. 1345'te Karesioğulları Beyliği Osmanlı'ya katılır. Böylelikle, Ece Bey gibi değerli Karesi komutanları ve aynı zamanda Karesi donanma gücü Osmanlı hizmetine girer. 1353 yılı ise Rumeli'ye geçiş için somut adımların atıldığı yıldır. Orhan Gazi oğlu Süleyman Paşa komutasındaki kuvvetler Çimpe Kalesi'ne yerleştirilir ve kale bundan sonraki Rumeli ilerleyişinde önemli bir askeri üs olarak varlığını korur.
Son dönemdeki tarihi buluntular ışığında, henüz yeri kesin bir tespite kavuşmamakla birlikte, Çimpe Kalesi'nin ele geçirilmesinden 40 yıl daha önce, Ece Bey komutasında farklı bir kalenin feth edilerek Doğu Roma saldırılarına karşı savunmada büyük bir rol üstlendiği bilgisini kanıtlayan araştırma sonuçları da gündemdedir.

Çimpe Kalesi'nin bugünkü kalıntılarına gelince...
Ne yazık ki yeterli korumadan yoksun. Tarihi alan neredeyse kaderine terk edilmiş durumda. Alana bilgilendirme amaçlı yerleştirilmiş olan tek tabela da fotoğrafta görüldüğü üzere delik teşik durumda...
Hadrianapolis'ten Edirne'ye...
Trak uygarlığının köklerini taşıyan Edirne, M.S 2. yüzyılda Roma İmparatoru Hadrianus tarafından yeniden yapılandırılır. Tarihi kaynaklara Hadrianapolis adıyla geçen kent, M.S 4. yüzyıldan itibaren pek çok savaşa sahne olur; Got, Hun ve Bulgar akınlarıyla mücadele eder.
Rumeli'ye geçişlerinin ardından kararlı bir fetih ve ilerleme politikası izleyen Osmanlılar, 1361 yılında Hadrianapolis'i ele geçirirler. Bu tarihten sonra kent, ilkin “Edrine”, 18. yüzyıldan itibaren de “Edirne” adı ile anılır. 1365 yılında, Sultan I. Murat, devlet merkezini Bursa'dan Edirne'ye taşır. Kentin bundan sonraki gelişimi, sosyal ve ekonomik yaşamdaki rolü Osmanlı devlet yönetiminin ileri gelen hükümdarları öncülüğünde şekillenir.
“Yaşayan” Tarih
Sultan II. Murat dönemi, kentin fiziki olarak hızla geliştiği, askeri ve siyasi anlamda ün kazandığı, bugüne dek ulaşan büyük mimari eserlerin inşa edildiği önemli bir dönem olarak kent tarihine geçer.
Uzunluğu, sağlamlığı, dizaynı, mühendisliği ve sanatsal zenginliğiyle 2015 yılında UNESCO Dünya Geçici Miras Listesine alınan Uzunköprü, 1426-1443 yılları arasında II. Murat tarafından dönemin baş mimarı Müslihiddin'e yaptırılmıştır. Bulunduğu ilçeye adını veren tarihi köprü, dünyanın en uzun taş köprülerinden biri. Eski adı "Ergene Köprüsü" (Cisr-i Ergene). Yapıldığı dönemde 1392 metre uzunluğunda ve 174 kemerlidir; günümüzde ise 1238,55 metre uzunluğunda olup, 172 gözlüdür.
Bugün, 'Edirne' denilince akla köprülerin gelmesi pek de şaşırtıcı değildir. Arda, Tunca, Meriç ve Ergene nehirlerinin sularıyla çevrili kentin görkemli köprüleri halen varlıklarını korumakta, tarihi mirasımızı geleceğe taşımaktadırlar.
Kente damgasını vuran anıtsal eserlerden bir diğeri de 1438-1447 yılları arasında II. Murat tarafından yaptırılmış olan Üç Şerefeli Camii. Giriş kapısındaki süslemeler oldukça dikkat çekici. Mimar Müslihiddin'in eseri olan yapı, enine dikdörtgen plan şeması ve ilk büyük revaklı avlusuyla Osmanlı sanatında ilk kez görülen mimari uygulamalara da öncülük eder.
Muradiye Mahallesi'nde yer alan Muradiye Camii(Mevlevihane) de II. Murat dönemi eserlerindendir. Mimarı hakkında kesin bir bilgiye ulaşılamamış. Dış görünümündeki sadeliğine karşın, iç mekanda etkileyici bir çini zenginliğine sahip. Mavi-beyaz çini levhalarla kaplı duvarlar ve çini mihrabı, 15.yüzyıl Türk sanatının çinicilikte ulaştığı ustalık seviyesini kanıtlar nitelikte.
Edirne, imparatorluğun görkemli şölenlerine tanıklık eden, bir kutlamalar kentidir aynı zamanda. Anmadan geçemeyeceğim.. Fatih Sultan Mehmet Edirne Sarayı'nda dünyaya gelir. Osmanlı-Rus Savaşı sırasında saray “cephanelik” olarak kullanılır ve Rus ordusunun yaklaşması sonucu mecburen havaya uçurulur. Günümüze sadece Adalet Kasrı ulaşır. Bir Mimar Sinan eseri olan yapının, zamanında “Bakanlar Kurulu” olarak kullanıldığı bilinmektedir. Alanda restorasyon çalışmalarının devam etmesi sebebiyle biz, maalesef sadece uzaktan fotoğraf çekebildik.
Fatih'in 1453 yılında İstanbul'u feth etmesinin ardından, Edirne adeta görevini tamamlar ve “başkent” ünvanını İstanbul'a devreder. Ancak, imparatorluğun “ikinci merkezi olarak” bilim, kültür ve sanat alanındaki gelişmesini aralıksız sürdürür.
16. yüzyıl ise kentin tarihi açısından ayrı bir vurguya sahiptir. Osmanlı ihtişamını yansıtan abidelerin inşaa edildiği ve kentin klasik formunu kazandığı dönemdir. Kanuni Sultan Süleyman Batıya yaptığı seferlerde Edirne'den hareketle başlar; ilerleyen yıllarda da dinlenme yeri olarak burada konaklamayı tercih eder. Kentin bugün de simgesi olmayı sürdüren Selimiye Camii bu dönemin eseridir. Mimar Sinan'ın “ustalık eserim” diye nitelendirdiği Selimiye Camii Külliyesi dünya mimarlık tarihinin başyapıtlarından biri kabul edilir. 2011 yılında UNESCO Dünya Tarihi Mirası Listesi'ne kaydedilmiştir.
Gezimizin İkinci Günündeyiz...

Edirne'nin ilk anıtsal yapısı kabul edilen ve iç duvarlarını süsleyen yazıları ile ünlü Eski Camii çok etkileyici nitelikte. Cami mihrabının yan duvarında yer alan “Kabe taşı” bence yapıya ayrı bir mistik hava katıyor... Eserin mimarı Konyalı Hacı Alaaddin. Caminin yapımına 1403 yılında Süleyman Çelebi döneminde başlanmış ve 1414'te Çelebi Mehmet döneminde tamamlanmış.
Selimiye Arastası; hediyelik ve anımlık alışveriş için uğramanızı önerebileceğim 124 dükkanlı tarihi bir çarşı. Ben en çok renkli sabunları sevdim..
Makedon Saat Kulesi; Roma kralı Hadrianus (M.S 117-138) döneminde yapılan ve kenti çevreleyen surların dört kulesinden günümüze kalan tek yapı. Kazı sonrası, “kentsel arkeoloji parkı” olarak hizmete açılmış. Ancak, biz alanı son derece bakımsız, kendi haline terk edilmiş şekilde bulduk. Çok üzücü! Kuleden aklımızda kalan tek güzel şey, alanda gezinen sevimli kağlumbağa oldu.
Şükrü Paşa Anıtı; 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında Edirne'yi kahramanca savunan Şükrü Paşa ve Şehitler anısına düzenlenmiş olan anıt, dönemin savunma mevzilerinden biri olan Kıyık Tabyasında yer alıyor. Ancak, ziyarete açık olmadığı için fotoğraflamamız bile mümkün olmadı.
Sweti George Bulgar Kilisesi, Kıyık semtinde inşa edilmiş bir Ortodoks Kilisesi. 1898 yılında zemini mermer ile kaplanmış. İç süslemeleri ve ikonaları canlılıklarını halen korumakta. Ziyarete açık. Uğramanızı öneririm.
Şehir içinden araçla ulaşım sağlayabileceğiniz II. Beyazıt Külliyesi ve Sağlık Müzesi de önemli tarih hazinelerinden biri. Tunca nehri kıyısında oldukça geniş bir alanda yer alan Mimar Hayrettin'in eseri olan külliyede camii, tıp medresesi, imaret, darüşşifa, hamam, mutfak ve erzak depoları gibi çeşitli işlevlerde yapılar mevcut. Burada gerçekleştirilen hizmetler dönemin sosyal yardım anlayışını ortaya koymakta. II. Beyazıt Camii ise külliyenin en etkileyici eseri. Özellikle ahşap kapısı ve mermer minberi akılda kalacak güzellikte. Hastaların müzik, su sesi ve bitkilerle tedavi edildiği Darüşşifa ve Tıp Medresesi sonradan müzeye dönüştürülmüş ve 2004 yılı Avrupa Birliği “En İyi Müze” dalında ödül almış.
Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi, bahçesinde yer alan “dolmen” örneği ile hafızama kazınmış durumda. Tarih öncesi çağlar ve Roma dönemine ait yazıtlar çok iyi korunmuş. Özellikle Enez'deki Ainos kazılarından çıkan eserler, toprak kaplar ve heykeller neredeyse hiç zarar görmeden günümüze ulaşmış nadide eserler.
Gezimizin Üçüncü Günündeyiz...
Yüzyıllarca huzur ve yaşam dolu bir Osmanlı kenti olmayı sürdürür Edirne ta ki 19. yüzyıla dek. 1828-1829 ve 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşları sonunda işgaller yaşanır. Takip eden yıllarda, 1912-1913 Balkan Savaşı'nda Bulgar, 1920 yılında Yunan işgalleri gelir. Beraberinde ağır yıkımlar getiren bu karanlık süreç ancak 1923 yılında imzalanan Lozan barış Antlaşmasıyla son bulur. Antlaşma uyarınca, Karaağaç' ın boşaltılmasıdan sonra, Trakya tam olarak işgalden kurtulur ve bugünkü siyasi sınırlara ulaşılır. Tarihinde yeni bir sayfa başlayan Edirne böylece Türkiye'nin sınır kenti, “serhad kenti” olur.
Muhteşem Karaağaç
Ağaçlar içindeki arnavut kaldırımlı Karaağaç Yolu'ndan ilerliyoruz. Dikkatimi çeken ilk şey sol tarafımızda uzanan lavanta bahçeleri. Hemen araçtan inip fotoğrafını çekiyoruz. Ardından yolun sağ tarafında yer alan Balkan Savaşı Şehitliği'nde hüzünlü bir mola veriyoruz.
Yolun devamında ise Lozan Anıtı ve Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi hizmet alanında yer alan tarihi Tren Garı'na ulaşıyoruz. Gar, İstanbul'daki Sirkeci Garı örnek alınarak Mimar Kemalettin Bey tarafından 1913-1914 yıllarında yapılmış.
Yunanistan sınırına sadece 3 km mesafede; geniş caddelerinde, çiçeklerle donatılmış bahçeli evleriyle halen “Cumhuriyet ruhunu taşıyan” bu küçük yerleşim merkezi gerçekten muhteşem! 19. yüzyılda burada kurulmuş olan konsolosluklar ve 1873 yılında yapımı tamamlanan tren yolu, kozmopolit bir nüfusun artmasında etkili olmuş ve kısa sürede otel, lokanta, sinema, kilise, şapel, okul ve çeşitli eğlence yerlerinin ortaya çıkmasıyla Karaağaç, Balkanların eğlence merkezi konumuna gelerek “Küçük Paris” olarak anılmaya başlamış. Bugün ise, tarih o dönemde donup kalmış gibi... Mutlaka ziyaret edin. Renkli kahvehanelerden birinde oturun, kendinize bir fincan kahve sipariş edin, ama yavaş yavaş yudumlayın ki zaman çabuk geçmesin!
Ve Ayrılık Vakti...
Edirne, köprüler kenti... Kendisi de Balkanlar ile Anadolu arasında yer alan tarihi bir köprü adeta. Çok kültürlü ve çok katmanlı bir sosyal yapının cıvıl cıvıl renklerini bünyesinde yaşatmaya devam ediyor.
Burada neredeyse her mevsim farklı festivaller, etkinlikler düzenleniyor. Edirne'yi gezmek, sevmek ve anlamak için mutlaka buraya gelin! En az iki gününüzü de bu geziye ayırın. Dikkat edin, Balkanlardan esen hava başınızı döndürebilir. Belki siz de benim gibi buradan ayrılmak istemeyebilirsiniz...









